Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi

Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi

Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi

BEYAZ TARİH / MAKALE

Darbeler tüm dengelerin altüst olmasına sebep olan girişimlerdir. Sadece yönetimde değil, sosyal hayatta da kargaşalar baş göstermekte, haklı haksız tasfiyeler, ihbar furyaları, kötü muamele millî bütünlüğe de zarar vermektedir. Tüm bu yapılanlar ülkenin siyasi ve ekonomik gidişatı üzerinde etkiler yapmıştır. Denilebilir ki darbeler ülkelerin gelişimini 20-30 yıl geriye götürürler. Hâlbuki devlet ve millet birlikteliğinin pekişmesi için olmazsa olmaz tek bir şey vardır. O da demokrasidir. Bunun için de ülkenin bütün kurumları ahenk içinde çalışmalıdır. Demokrasi ortamının bozulmaması için darbelerin önüne mutlaka ve kesinlikle geçilmelidir. Demokratik krizi, anti-demokratik bir teşebbüs olan ordu harekâtı ile tedaviye çalışmak asla ve asla müspet bir hareket olamaz.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de başlayan çok partili hayata geçiş sürecinin, başka bir deyişle demokrasi yolundaki gelişmenin kesintiye uğradığı ilk durak 27 Mayıs İhtilali’dir. İhtilalin icracı organı ordu, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), basın gibi unsurlar suçu Demokrat Parti’de; iktidar mensupları ve Demokrat Partililer ise suçu muhalefette ve onlara yakın çevrelerde aramışlardır.

1. Demokrat Parti’nin (DP) Kuruluşu

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu üzerindeki tartışmalar, Adnan Menderes’in mecliste sesini yükselttiği ilk tartışmalardır. Kanun görüşmeleri sürerken, İsmet İnönü’nün yönetimde liberalleşmeye gidileceğinin işaretlerini veren konuşmasından da güç alan Menderes, Refik Koraltan, Celal Bayar ve Fuat Köprülü’den oluşan muhalif milletvekilleri “Demokrasi Beyannamesi” olarak da niteleyebileceğimiz “Dörtlü Takrir”i CHP’ye vermişlerdi. CHP Meclis Grubu, parti disiplinine aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle Menderes ve Köprülü’yü partiden ihraç etmiştir. Bunun üzerine Celal Bayar önce milletvekilliğinden sonra da partiden ayrılmıştır. Bayar’ın istifasından sonra 7 Ocak 1946’da Bayar, Menderes, Refik Koraltan ve Köprülü’nün önderliğinde DP kurulmuştur. Böylece Türk siyasi hayatında demokrasiye gidiş başlamış olmaktadır. Kurulduğu andan itibaren DP, CHP idaresine herhangi bir sebeple karşı olan, ondan rahatsızlık duyan tüm kesimleri, milli iradeyi hâkim kılma sloganı altında bünyesinde toplamaya çalışmıştır.

2. DP’nin İlk Yılları

DP, iktidara geldiğinde Genelkurmay Başkanı ve diğer yüksek rütbeli subayları görevden alıp yerlerine CHP’yle ilişkisi olmamış kişileri getirerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin yüksek komuta merkezinde tasfiyeye girişmiştir. Yine DP’nin çıkardığı ilk yasa halkın mutlaka yapılmasını istediği ezanın yeniden Arapça okunabilmesi olmuştur. Atatürk büstlerine yapılan saldırılar karşısında Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkarmış, Halk Evlerini kapatıp CHP’nin Haksız kazançlarının hazineye devri kanunu ile CHP’nin malvarlığını hazineye aktarmıştır. Atatürk’ün naaşı, Etnoğrafya müzesinden Anıtkabir’e nakledilmiştir. 1954 seçimlerinde % 58 oranında oy alarak rakipsiz olduğunu göstermiştir.

3. Darbeye Doğru Gelişen Olaylar

1954 yılından sonra özellikle Kore Savaşı’nın getirdiği iktisadi canlanmanın bitmesiyle Türkiye, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramamıştır. Hammadde talebindeki düşmeler Türkiye’nin ihracatını olumsuz yönde etkilerken; ithalat ve dış borçlar artmış, borçların ödenmesinde gecikmeler yaşanmaya başlamıştır. Türkiye, başvurduğu uluslar arası kuruluşlardan ciddi bir istikrar programı uygulanması ve Türk lirasının devalüe edilmesi gibi önlemler alınmadığı takdirde hiçbir destek göremeyeceği yanıtını almıştır. Bu doğrultuda hükümet 1958’de istikrar kararlarını yayımlamıştır ve 1 Dolar 2,80 liradan 9,02 liraya yükselmiştir. İthalat ve ihracat rejimlerinde serbestleşmeye yönelinmiş, Kamu İktisadi Teşekkülleri’nin (KİT) ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatları artırılmış, özel kesimin ürettiği mal ve hizmetler üzerindeki fiyat denetimleri kaldırılmış, Merkez Bankası’nın kamu kesimine açtığı kredilerde kısıtlamalar getirilmiştir. Bunların sonucunda ülkede ekonomik durgunluk başlamıştır. 

Başbakan Menderes, gerilen havayı dağıtıp istikrar ve sükûnet sağlamak için erken seçime gitmiştir ancak 1957 seçimlerinde aldığı oylar, muhalefet partilerinin toplam oylarının gerisinde kalınca, seçimden sonra muhalefet partileri iktidarın azınlık iktidarına dönüştüğü yolunda propagandaya başlayarak onu düşürme yollarını aramaya koyulmuştur. Bu doğrultuda Türkiye Köylü Partisi (TKP) ile Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) birleşmiştir. Yine Hürriyet Partisi de CHP’ye katılmıştır. Buna nazaran Menderes muhalefete karşı bir Vatan Cephesi kurulması çağrısında bulunmuştur. Bu durum siyasal gerilimi büsbütün arttıran bir kampanya haline gelmiştir.

Seçimlerin üzerinden yaklaşık 1 yıl geçmesine rağmen sular durulmamıştır. Bu ortamda Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu, 8 arkadaşıyla birlikte kötü yönetimi durduracak bir hükümet darbesini planlamaya başlamıştır. Kendisinin her şeyi açık açık konuşmasına karşın, karşısındakilerin fikirlerini açıkça ortaya koymaması üzerine bir süre sonra kuşku duymaya başlamış ve bunların kendisine tuzak hazırladıkları sanısına kapılarak kendisinin ihbar edileceğini düşünmüş ve onları ihbar etmeye karar vermiştir. Samet Kuşçu ve ihbarda adı geçen subaylar tutuklanmıştır.  Son mahkeme oturumunda hapis cezasına mahkûm edilen ihbarcı Samet Kuşçu hariç diğer subaylar serbest bırakılmıştır.

Böyle bir ortamda İnönü, siyasi ortamın gerginliğini fırsat bilerek, hükümeti yıpratma ve propaganda amaçlı olarak Ege gezisini başlatmıştır. İnönü Uşak’a geldiğinde, DP il binasının önünden geçerken, DP il başkanının binadan attığı bir çay bardağı, bir gazetecinin yaralanmasına sebep olunca, DP’liler ve CHP’liler arasında arbede yaşanmıştır. Ertesi gün İnönü, Uşaktan ayrılmak üzere istasyona gelince taraflar arası çatışma yeniden başladığında, atılan bir taş İnönü’ye isabet ederek başından yaralanmasına sebep olmuştur. İnönü Uşak’tan sonra Manisa ve İzmir’i de ziyaret edip İstanbul’a dönmüştür. Bu sefer Yeşilköy Havaalanı’ndan kent merkezine gelirken Topkapı’da bir grup, İnönü’nün aracına saldırmıştır. Orada bulunan bir binbaşının yanındaki askerlerle olaya müdahalesi sonucu aracın önü açılmış ve İnönü bu tehlikeyi atlatmıştır. 75 yaşındaki İnönü’nün böyle bir olayla karşı karşıya kalması siyasi ortamın iyice gerginleşmesine zemin hazırlamıştır.

DP iktidarı, bu kez CHP’yi silahlı ve tertipli ayaklanmalar hazırlamakla, bir kısım basını da bunu yalan ve çarpıtılmış haberlerle desteklemekle suçlamış ve hepsi de DP’li olan 15 kişilik bir Tahkikat (Soruşturma) Komisyonu kurulmuştur. Komisyon ilk olarak Partilerin tüm etkinliklerini, Komisyonun etkinlikleri ile ilgili yayınları ve TBMM’de Komisyonla ilgili görüşmeler ve bunlar hakkında yayınları yasaklamıştır. Komisyonun önlem ve kararlarına her ne suretle olursa olsun muhalefet edenler 1-3 yıla kadar ağır hapis cezasına, gizli olan soruşturma konusunda açıklama yapanlar 6 ay ile 1 yıl arasında hapis cezasına çarptırılacaklardır.

4.Hükümet Darbesi (27 Mayıs 1960 İhtilali)

İngiliz Büyükelçisi Burrows 22 Nisan 1960 tarihinde Türkiye’den İngiltere’ye gönderdiği raporda: DP iktidarının basına ve muhalefete karşı baskıcı önlem almaya devam ettiğini, taşrada tansiyonun giderek yükseldiğini, ordunun kaynamakta olduğunu, DP iktidarı tarafından oluşturulan Tahkikat komisyonunun ülkedeki tansiyonu daha da arttırdığını ifade ederek Türkiye’de potansiyel bir ihtilal ortamının var olabileceğini belirtmiştir. İngiliz elçiliğinin aksine Amerikan elçiliği bir darbe olacağı düşüncesinde değildir.

Zira Tahkikat Komisyonunun faaliyetlerine başlaması, öğrencilerin 28-29 Nisan 1960 tarihinde önce İstanbul sonra da Ankara’da protesto gösterileri düzenlemesine sebep olmuştur. Olayların çığırından çıktığını düşünen hükümet, sıkıyönetim ilan ettiyse de gösterileri durdurmak mümkün olmamıştır. Bu gösterilerden sonra bu kez DP yönetimi, 5 Mayıs günü, saat 5’te Ankara’da Kızılay Meydanı’nda bir gösteri düzenlemeye karar vermiştir. Ama iktidara karşı olan gençler de plandan haberdar olmuş ve 555K (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da) parolasını geniş bir öğrenci kitlesine duyurmuşlardır. Karşıt öğrenci grupları arasında başlayan çatışma esnasında olay yerinde bulunan Menderes de öğrenciler tarafından tartaklanmış ve bir gazetecinin aracılığıyla olay yerinden kaçmak zorunda kalmıştır. İlk kez bir gösteride "Menderes İstifa" tezahüratları duyulmuştur.

İkinci olay ise 21 Mayıs’ta düzenlenen "Harbiyelilerin Yürüyüşü"dür. Bu olaydaki mesaj ordunun sivil protestoları ve tepkileri haklı bulduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir.

Bu süreçte toplumsal patlamalar ve siyasi gerginlik ordu içindeki cuntaları harekete geçirmiş ve cumhuriyet döneminde yönetimin ilk kez askeri bir zümrenin idaresine geçtiği 27 Mayıs Darbesi gerçekleşmiştir. 27 Mayıs 1960 tarihinde saat 05.25’te Kurmay Albay Alparslan Türkeş Ankara Radyosundan yaptığı bildiri ile darbenin gerçekleştiğini belirtmiştir. Türkeş’in okuduğu bildiride darbenin gerekçesi şu şekilde ifade ediliyordu: “… Bu harekete Silahlı kuvvetlerimiz, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır…”. Hâlbuki ordunun böyle bir hakkı kendisinde görmemesi gerekir. Siyasilerin ve Meclisin bu işi kendi içerisinde halletmesi demokratik rejimlerin vazgeçilmezidir. Darbe yolunun açılması, ülkede meydana gelen her siyasi çıkmazda kendini göstermesi gibi bir vesayet yolunu açabilir ki bu durum demokratik rejimlerdeki en kötü sorun halini alabilir.

Bu bildiriyle birlikte DP iktidarı da fiilen sona ermiştir. Tutuklananlar harp okuluna alınmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın tutuklanması Çankaya’da, Muhafız Alayı Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal tarafından gerçekleştirilirken, Menderes ise Eskişehir ziyaretine çıkmış olduğu için Kütahya dolaylarında yakalanarak Kurmay Albay Muhsin Batur tarafından Ankara’ya getirilmiştir. Darbenin asıl lideri ve kurulan gizli örgütlerin teşkilatlanmasını sağlayan kişi Tümgeneral Cemal Madanoğlu’dur. Ancak Cemal Madanoğlu’nun rütbesinin orgeneralden küçük olması dolayısıyla emir komuta zincirinin bozulacağı tehlikesi belirmiş ve bu nedenle darbecilerin başına Orgeneral Cemal Gürsel getirilmiştir.

Sonuç

Ordu ile iktidarı bir çıkmaz içine sokan asıl sebep, Menderes iktidarının ekonomik politikasıdır. Diğer bir sebep olarak ise askeri yönetimin bir otonomiye (kendi kendini yönetebilme yetisi) kavuşma eğilimi göstermesidir. Çünkü Başbakan, Milli Savunma Bakanı kanalıyla askeri yönetimin de denetçisi ve egemeni durumuna gelmiştir. Oysa demokratik rejimlerde, ordunun otonomiye kavuşması gibi bir ilke yoktur. Tam tersine sivil yönetimin güçlü olmasının bir nedeni, bu rejimlerin orduyu kendine bağımlı kılmasıyla, yani silahlı adamın silahsız adamın emrine girmesiyle, açıklık kazanmaktadır. 27 Mayıs’a giden yolu yalnızca DP’nin ordu dâhil öbür kurumlarla ilişkisine bağlamak yetersiz, bir bakıma yanlıştır. Çünkü bu dönemde anti demokratik tavır, DP dışındaki sivil kurum ve kuruluşlarda da görülmektedir. Tek parti döneminin 27 yıl iktidarda kalan CHP’si muhalefet partisi olmaya alışamamıştır, Türk Silahlı Kuvvetleri yeterince profesyonelleşmemiştir. Türk Basını, halkı doğru yönlendirmek konusunda önemli bir güç olduğunun bilincinde değildir ve üniversiteler siyasallaşmıştır. Böyle bir ortamda ülkede var olan demokratik krizi, anti-demokratik bir teşebbüs olan ordu harekâtı yani darbe ile çözmeye çalışmak kesinlikle yanlıştır.

KAYNAKÇA
Ahmad, Feroz, Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980), Çeviren: Ahmet Fethi, Hil Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1994.
Akyaz, Doğan, Askeri Müdahalelerin Orduya Etkisi Hiyerarşi Dışı Örgütlenmeden Emir Komuta Zincirine, İletişim Yayınları, İstanbul 2002.
Burçak, Rıfkı Salim, On Yılın Anıları (1950-1960), Nurol Matbaacılık, Ankara 1998.
Cumhuriyet Ansiklopedisi 1941-1960, C. 2, Yayın Kurulu: Hasan Ersel, Ahmet Kuyaş, Ahmet Oktay, Mete Tunçay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002.
Demirel, Tanel, Türkiye’nin Uzun On Yılı, Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2011.
Göktepe, Cihat, “İngiliz Kaynaklarına Göre Türkiye’deki 27 Mayıs Darbesi”, Türkler, C.17, Ankara 2002.
Karpat, Kemal H., Türk Demokrasi Tarihi Sosyal, Ekonomik, Kültürel Temeller, Afa Yayınları, İstanbul, 1996.
Mazıcı, Nurşen, “Türkiye’de Ordu Siyaset”, Türkler Ansiklopedisi, C.17, Ankara 2002.
Sakin, Serdar, Türkiye’nin Demokrasi Serüveni (1920-1980), Ekspres Baskı, Kayseri 2015.
Şenşekerci, Erkan, Türk Devriminde Celal Bayar (1918-1960), Alfa Yayınları, İstanbul 2000.
Tan Gazetesi, 21 Eylül 1945.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Beyaz Tarih

DİĞER MAKALELER
Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi
Osmanlı Tarihi
Elmalılı Hamdi Yazır: Sultan Abdulhamid’in Tahttan İndirilişinde Bir İslâm Alimi

Osmanlı son dönem alimlerinden biri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır(d. 1878/ö. 1942), bir geçiş dönemi alimi ve siyasetçisi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hem de Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş bir şahsiyettir. Halk nazarında ise daha çok Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiriyle bilinir. Meşrutiyet idaresini destekleyerek Sultan II. Abdulhamid devrindeki siyasî duruşunu da ortaya koyan Elmalılı Hamdi, II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girmiş ve Sadrazam Damad Ferit Paşa’nın ilk hükümetinde, Evkâf Nâzırlığı yani günümüz ifadesiyle Vakıflar Bakanlığı yaptı(1918-19). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, dönemin İslâm halifesi ve Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in tahttan indirilme fetva müsveddesini kaleme alarak ve meclis kürsüsünde okuyarak söz konusu hal/tahttan indirme olayında etkili oldu. Onun, “Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Abdulhamid’in hal’ine karışmamdır.” şeklindeki ifadeleri, o dönemde karıştığı bu olaydan duyduğu pişmanlığı göstermesi açısından önemlidir. Fakat burada şu hususu da özellikle belirtmeliyiz ki, onun siyasî anlamda içerisinde bulunduğu bu tercih, günümüzün en güvenilir tefsirlerinden biri olan eserini ve ilmî kimliğini gölgeleyemez. Yazımız, meşhur müfessir ve siyaset adamı Elmalılı Hamdi Yazır ve Sultan II. Abdulhamid’in hal’inde yani tahttan indirilişinde oynadığı rol üzerine olacaktır.

Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

Türk Demokrasisine Vurulan İlk Darbe: 27 Mayıs 1960 Darbesi
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun