II. Abdülhamid

II. Abdülhamid

Otuz dördüncü Osmanlı padişahı, yüz on üçüncü İslam halifesidir.

1842 yılında doğan Şehzade Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid’dir. Küçük yaştan itibaren özel hocalardan aldığı dersler ile iyi bir eğitim gördü ancak annesini çok küçük yaşta kaybetmesi ve babasının soğuk davranışları nedeni ile yalnız ve sevgisiz bir çocuk olarak büyüdü. Sadece amcası Abdülaziz ona yakın davranıyor, çıktığı Avrupa seyahatlerine onu da götürüyordu. Akıllı bir şehzade olduğu, borsa ile ilgilendiği daha tahta çıkmadan bile servetini katladığı bilinmektedir.

Abdülaziz’i ve V. Murat’ı tahttan indiren Mithat Paşa ile anlaşan II. Abdülhamid, 1876 yılında tahta çıktı. Saltanatı Osmanlı Devleti’nin en buhranlı dönemlerine denk geldi; bu dönemde isyanların patlak vermesinin yanı sıra Avrupa kamuoyu da Osmanlılar’ın aleyhine dönmüş durumdaydı.

Zor durumda olmaları nedeni ile ılımlı bir politika izlemek isteyen yeni padişah, iyi niyet gösterileri ile başladı. Öncelikle halkın ve ordunun gönlünü kazandı, orduda görülen moral düzelmesi Sırplarla yapılan savaşın kazanılmasına neden oldu. Anayasa hazırlanması için müslüman ve gayri müslimlerden oluşan bir komisyon kuruldu ve 1876 yılında ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ilan edildi. Bu anayasa ile Batılı devletlerin aşırı isteklerinin önlenmesi amaçlandı ancak Batılı devletler bunu ciddiye dahi almadı. II. Abdülhamid meşrutiyetten vazgeçmiyordu, 1877 yılında anayasa gereği seçimler yapıldı ve meclisi bizzat padişah açtı. Bu ilk parlamento 141 üyeden oluşmaktaydı.

Diğer yandan 1877 yılında Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti; Romenler, Sırplar, Karadağlılar ve Bulgarlar Rusya’nın yanında, Osmanlı Devleti ise yalnızdı. Barış yapmaktan başka çareleri olmayan Osmanlı Devleti 1878 yılında Ayastefanos Antlaşmasını imzaladı. Yine bu yıl meclisin hükümetin işlerini kasti olarak zorlaştırdığını söyleyen II. Abdülhamid Meclis-i Meb’usan’ı süresiz olarak kapattı ancak meşrutiyetten ve anayasadan vazgeçtiğini söylemedi. 10 aylık bu ilk meclis denemesinden sonra devlet idaresi yavaş yavaş II. Abdülhamid’in elinde toplandı.

1878 yılında İngiltere’nin isteği üzerine bir konferans düzenlendi ve bu konferansta Osmanlı Devleti hak ettiği muameleyi göremedi. Burada yapılan antlaşmaya göre Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı ağır bir harp tazminatı ödeyecek, Kıbrıs İngiltere’ye bırakılacak, Bosna-Hersek Avusturya’nın olacak, Fransa Tunus’a bırakılacaktı; ertesi yıl ise İngiltere Mısır’a bir oldu bitti ile el koydu.

Bu durumda Sultan Abdülhamid’in bir hatası yoktu, hata düzgün bir dış politika izlenememesi idi. Öyle ki hariciyelerimiz yabancı diplomatların etkisinde kalarak, devletin çıkarlardını gütmek yerine yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı. Bu da İstanbul ve Berlin kongrelerinde Osmanlı Devletini hakaret derecesine varan muameleye maruz bıraktı. Sultan Abdülhamid ise öncelikle nesilden nesile devam edecek bir dış politika oluşturdu. Kimseye güvenmedi için Yıldız Sarayı’nda en yakın adamlarıyla bir devlet idaresi kurdu ve kuvvetli bir hafiye teşkilatı görevlendirdi. Ayrıca dış politikadaki güçlükler ülke içinde padişahı sert bir tutuma yönlendirdi. Ülke içinde olaylar çıkartan batılı devletlerin yanı sıra devlet adamlarının da entrikalarla hemhal olması, Abdülhamid’i kurnazlıkla bu entrika ağlarına düşürmek isteyenlere karşı padişahta kurnaz bir tutum sergiledi. Bunların dışında mali durumu kontrol edebilmek için ağır yük oluşturan savaşlardan kaçtı, daima idareli oldu, sade bir hayat yaşadı, devlet hazinesine el atmadığı gibi fedakarlıklarda bulunarak kendi kesesinden bile daha çok para harcadı. Sultan Muharrem Kararnamesi imzalayarak dış borçları ödemeye öncelik verdi. Borçlar tamamen kapatılmasa da büyük oranda hafifletildi ve bu borçlanmalara karşılık memleketin yer altı ve yer üstü kaynaklarının işletilmesi İngiliz, Fransız ve Alman şirketlere bırakıldı.

II. Abdülhamid’in en başarılı yönü dış politikadır, öyle ki dünyadaki gelişmeleri takip edebilmek için sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu.

İngiltere ise Mısır ve Arabistan’da Osmanlı aleyhtarlığı başlattı, Osmanlı padişahının Kureyş soyundan gelmediği için halifeliğinin meşru olmadığını ortaya atarak büyük tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Halifeliğin Araplar’ın hakkı olduğunu söyleyen İngiliz ajanlarına karşı Osmanlı Devleti panislamizm politikası yürüttü. Müslümanlar arasında birliği sağlamak amacı ile propagandalar yaptı ve halifelik sıfatını Osmanlı padişahları arasında en çok kullanan kişi oldu. Şam’dan Mekke’ye kadar uzanan demiryolunu inşa ettirdiği gibi uzak doğu ülkelerinde yaptığı İslamiyet çalışmaları etkili oldu ve Pekin’de onun adına bir üniversite açıldı ve kapısında Türk bayrağı dalgalandırıldı. II. Abdülhamid’in yaptığı bu çalışmalar öyle etkili oldu ki Batılı diplomatlar ‘’İslamiyet yeniden hortluyor.’’ diye raporlar oluşturdu. Bunun üzerine Batılı devletler gayri müslimlere eşit muamele yapılmadığı iddiası ile Osmanlı Devlet’i üzerinde baskı kurdular.

Bu da yetmiyormuş gibi Siyonistler, Filistin’de bir yahudi devleti kurulması için Abdülhamid’e geldiler ve Osmanlı maliyesinin problemi olan dış borçların bir kalemde silineceğini vaad ettiler. Sultan Abdülhamid ise bu para teklifini kabul etmediği gibi yahudilerin Filistin’e gelip yerleşmesine de engel olmaya çalıştı ve kısmen başarılı da oldu.

II. Abdülhamid eğitimin önemini bilidiği için bu dönemde çeşeitli çalışmalar da yürüttü. Batı tarzında ilk ve orta okullar bu dönemde açıldı, tüm sancaklarda rüşdiyeler kuruldu, yabancı dil eğitimi zorunlu hale getirtildi, birçok müze açıldı ve kütüphaneler genişletildi. Bir ilk olarak ‘’tahrir-i nüfus’’ teşkilatı kuruldu, hukuk alanında önemli adımlar atıldı.

Sultan Abdülhamid’in önemli özelliklerinden biri de Türklük şuuruna sahip olması ve İslam cemaatleri arasında en güvenilir olduğuna inandığı kişilerin de Türkler olmasıdır.

Devletin istikrarı için en olması gereken yolun meşrutiyet olduğunu savunan kesim II. Abdülhamid’e 1908 yılında anayasayı tekrar yürürlüğe koydurdu. II. Meşrutiyet adı verilen bu olay, devletin dağılmasını hızlandırdı. 1908 yılında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti, bir gün sonra Girit, Yunanistan ile birleşti, Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i işgal etti.

1909 yılında Otuz Bir Mart Vak’ası olarak tarihe geçen isyanda, Ermeniler Adana’da ayaklanarak birçok Türk’ü katlettiği gibi İstanbul’daki olaylarda çok kanlı bir şekilde devam etti. Ancak Hareket Ordusu’nun girişimi ile isyanlar bastırıldı. Suçlular idam edildi ve meşrutiyetin korunduğu ilan edildi.

Ancak bu olanları II. Abdülhamid’in üzerine yıkmak onu tahttan indirmek isteyen Meclis-i Milli azaları yalan yanlış bir fetva hazırlayarak şeyhülisman efendiye imzalatmaya çalıştılar, zorla aldıkları imza ile hal edilmesini meclise taşıdılar ve hemen o sırada mebusların bir kısmı derhal hal edilmesi lazım diye bağırmaya başladılar. Oylamaya sunuldu, ancak buna karşı olan mebusların da zorla oyu alındı ve böylece Abdülhamid’in hal’ine karar verilmiş oldu.

Harekat Ordusu’nun diktatörce davranan kumandanı Mahmut Şevket Paşa, tahttan indirdiği Abdülhamid’i Selanik’e gönderdi; oysaki sultan Çırağan Sarayı’nda kalmak istiyordu. Eşyalarını dahi almasına izin vermeden 38 kişilik ailesiyle birlikte yollandı. Selanik’te Alatini Köşkü’ne yerleştirilen Abdülhamid vaktini marangozluk ve demircilik ile geçirdi. Ancak onu öldürmek isteyen düşmanların Selanik’e yaklaştığını öğrendiklerinde II. Abdülhamid’i derhal İstanbul’a getirterek Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirdiler. Hayatının son yıllarını burada yaşadı, I. Dünya Savaşı’nın o en buhranlı dönemlerinde ondan akıl almak isteyen paşalara; artık hiçbir akıl ve tavsiye veremeyeceğini devletin Almanya ve Avusturya yanında savaşa girmiş olmasının büyük bir sorumsuzluk olduğunu söyledi. Bu dönemde onun kıymeti daha iyi anlaşılsa da artık çok geçti. 1918 yılında vefat eden Abdülhamid’in naaşı II. Mahmut türbesine defnedildi.

Küçük, Cevdet, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 1, 1988

Selçuk Akşin Somel, Osmanlı İmparatorluğu Ansiklopedisi, Alfa Basım, İstanbul: 2014

Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu'nun Geriliş ve Çöküş Tarihi, Alfa Basım, İStanbul: 2014